• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Üyelik Girişi
Takvim

ÇÜRÜME EDEBİYATININ ANATOMİSİ: EDEBİYAT GÜNLERİNDE ÜÇÜNCÜ GÜN

NHKM’nin düzenlediği “Çürüme Edebiyatının Anatomisi” başlıklı edebiyat söyleşilerinde üçüncü gününde Nevzat Evrim Önal, Taylan Kara ve Suphi Varım’ın sunuş yaptıkları üç ayrı oturum gerçekleştirildi.

Önal edebiyatta lümpenleşmeyi, Kara yeni dergiciliğin felsefi arka planını, Varım ise yeni polisiye ve fantastik yazınının okuru içerisine soktuğu cendereye değindi.

Nazım Hikmet Kültür Merkezi tarafından düzenlenen “Çürüme Edebiyatının Anatomisi” başlıklı etkinliğin üçüncü günü soL portal yazarı Nevzat Evrim Önal’ın üstlendiği “Edebiyatta lümpenleşme” sunumuyla başladı. Önal, lümpenleşmeden ne anlaşıldığı sorusunu ortaya attı ve lümpenliğin bilinçsizlik olduğunu kaydetti ve Lümpenliğin tek göstergesinin küfürbazlık olmadığına dikkat çekti.

Önal edebiyatta lümpenleşmenin maddi zemini olmayan karakterler yaratma çabasıyla ilişkili olarak ortaya çıktığını tespit ederken bu maddi zeminin en kritik ögesinin “ilişkiler” olduğunu söyledi.

Lümpenleşen edebiyatın karakterleri başka insanlarla değil daha çok kendileriyle ilişkilendirerek inşa ettiğine dikkat çeken Önal, bunun oldukça paradoksal karakterler ürettiğini kaydetti.

Önal, lümpenleşmenin kaynağının edebiyatta değil maddi hayatın kendisinde ve gelişiminin son aşamasına çoktan dayanmış bulunan kapitalist düzenin bireyi her geçen gün ilkelleştirmesinde yattığını belirtti.

‘TUTUNAMAYANLAR'

12 Eylül’ün Türkiye’de lümpenleşme konusunda önemli bir milat olduğunu tespit eden Önal, Tutunamayanlar adlı romana değinerek örnekler verdi. Oğuz Atay’ın romanının en büyük sorununun karakterlerin derinleşmek yerine çeşitlenmek olduğunu ve bu tür bir edebiyatın bir intihar edebiyatı olduğunu söyledi. Oğuz Atay’ı bu dönemde topluma pazarlayan liberallere değinen Önal, bu kesimlerin ciddi bir suça ortak olduklarını kaydetti. Sonrasında Yusuf Atılgan’dan Anayurt Oteli’ne değinen Önal, bu romanın öz itibarıyla Hitchcock’un Sapık filminden hiçbir farkı olmadığını söyledi.

KÜÇÜK BURJUVA LÜMPENLİĞİ: ORHAN PAMUK

Edebiyatı iki tip lümpenliğin doldurduğunu kaydeden Önal bunların küçük burjuva lümpenliği ve sefil lümpenlik olarak kategorize edilebileceğini belirtti. İlki için Orhan Pamuk’u örnek veren Önal, Pamuk’un romanlarında ilişkilerin olduğunu ancak karakterlerin bu ilişkilerden nefret ettiğini belirtti. Sorunun Pamuk’un toplumsallıkla kurduğu ilişkilerde olduğunu kaydeden konuşmacı, yazarın topluma baktığında kendi deyişiyle “egzotik” bir malzeme gördüğünü ifade ettiğini hatırlattı. Önal, Pamuk’ta cisimleşen küçük burjuva lümpenliğinin temel karakteristiğinin “örgüt kaçkınlığı” ve “kendi kendini” yemek olduğunu belirtti.

SEFİL LÜMPENLİK: EMRAH SERBES

İkinci tip lümpenliğin görece daha yeni bir olgu olduğunu belirten Önal, bu tip lümpenliğin AKP iktidarında “tamamına erdiğini” tespit etti. Önal, sefaletin, ortadan kalkması durumu ve olanakları dışında ele alındığı bir durumda yalnızca gericiliğin önünü açabileceğini vurguladı. Önal, bu tip edebiyata Emrah Serbes’in yazınını örnek verdi. Serbes’in romanlarının sefaleti eğitimli emekçilere vicdan kamçılatmak için sunulan bir tema olduğunu kaydeden Önal, sefaletin sorumluluğunun sefil olmayan herkeste olduğunu ima etmenin de sınıfsallığı ıskaladığını ve gericilik olduğunu belirtti. Devamında bu edebiyattan çıkan aydın düşmanlığının sonuç itibarıyla sol ve sosyalizm düşmanlığı anlamına da geldiğinin altını çizdi.

Önal, lümpenleşmenin “karaktersizleşme, bilinçsizleşme ve insanlıktan çıkma hali” olduğunu yeniden vurguladı ve bunla kavga edilmesi gerektiğini söyledi. Konuşmacı, bu saldırının pedagojik biçimde değil ancak düzenle mücadele edilirken püskürtülebileceğinin altını çizdi ve sözlerini tamamladı. Oturum soru ve cevaplarla sonlandı.

'YENİ DERGİCİLİK VE YENİ EDEBİYATIN SOYKÜTÜĞÜ'

Nevzat Evrim Önal’ın ardından sözü yine Sol portal yazarı Taylan Kara aldı. Kara’nın sunumunun başlığı “Yeni Dergicilik ve Yeni Edebiyatın Soykütüğü” oldu.  Kara söze, yeni edebiyat dergilerinin ortak niteliklerinden söz ederek başladı. Konuşmacı bu tür dergilerin bir açıdan “ünlüler geçidini” andırdığından bahsetti. Tanınmış olduğu sürece dergilerin kapısının “yandaşından liberaline” herkese açık olduğuna dikkat çeken Kara, “bir tutam magazin” ve “birkaç ölçek şiir” eşliğinde bu dergilerin bir tür Taraf veya Radikal gazetesi gibi işle gördüklerini kaydetti.

Kara, kapitalizmin nimetlerinden normal hayatlarında faydalanan holding yazarlarının bu dergilerde “solculuk” yaptıklarını tespit etti. Konuşmacı bu yazarların “solcu” kisvesi altında prestij elde ederek, ne yazıldığından bağımsız olarak iktidara meşruiyet kazandırma misyonu üstlendiklerini saptadı. Konuşmacıya göre, bu tür dergileri karakterize eden en önemli özeliklerden biri yazar profilinin bir “karnavalı” andırıyor olması ve yazıların mücadele kültürü içermektense “ağlak” bir tarz benimsemesi.  Kara, bir başka özelliğin ise dergilerin sık sık hayatta olmayan kişileri kapak yapması olduğunu belirtti. Ayrıca en muhafazakar derginin dahi “solcu” bir imaj benimsemesinin dikkat çekici olduğunu kaydetti. Böylece okurun dikkatinin çekildiğini ve bir rezonans sağlandığını aktardı. Kara’ya göre dergilerin benimsediği “solcu” imaj nötralize edilmiş bir solculuk. Bu solculuk konuşmacıya göre solun farklı renkleriyle değil açıkça anti-komünist bir sol anlayışla ilgili.

YENİ DERGİLERİN FELSEFİ ARKA PLANI

Taylan Kara sunuşunun ikinci bölümünde yeni edebi dergilerin felsefi arka planını deşifre etti. Postmodern felsefenin bu tür dergilerin düşünsel temeli olduğu tespit edilerek köşe taşları masaya yatırıldı.

Kara, Aydınlanma düşüncesinin omurgasını insanın merkeze konması, doğa karşısında özne olarak düşünülmesi, tarihin öngörülebilir ve müdahale edilebilir olduğuna dönük inanç olduğunu kaydederken buna karşın postmodern düşüncenin aklın üstünlüğü ve bilimsel düşünceyi reddettiğini, yeni dergiciliğin felsefesinin buradan beslendiğini belirtti. Kara devamında postmodern düşüncenin akıl ve aydınlanma karşıtı olduğunu, nedenselliği reddettiğini, bilimsel düşüncenin otoriter olduğunu düşündüğünü ve bilimsel sistematik düşünceyi cepheden karşıya aldığını tespit etti. Postmodern felsefenin mikro kimlikleri fetişleştirdiğini kaydeden Kara, böylece birleştirici ögelerin silikleştirildiğine ve olguların atomize edildiğine işaret etti. Konuşmacıya göre bu felsefenin en kritik unsurlarından biri olan görecelilik, klasik bilimsel düşüncenin kazanımlarını hiçe sayan ve bilgi hiyerarşisini alt üst eden bir yaklaşım.

Postmodern düşüncenin saldırdığı kazanım ve değerlerin sosyalistler tarafından savunulmasının bir zorunluluk olduğunu belirten Kara, aydınlanma ve cumhuriyet düşmanlarının aynı zamanda sosyalizmin de düşmanı olduğunu ve bunun şaşırtıcı olmadığını söyledi. Tarihteki sistematik düşünce karşıtı felsefeler arasında postmodernizmin ayırt edici yanının yıkıcılığını “sol” bir kılıfla sunması olduğunu tespit eden konuşmacı bu düşüncenin aslında solu iktidar karşısında fikirsel ve ideolojik olarak silahsızlandırdığını vurguladı. Kara aynı zamanda bu felsefenin toplumda entelektüel karşıtlığını da beslediğini saptadı. Taylan Kara sözlerini, düşünsel silahsızlandırmaya karşı mücadeleye çağırarak sonlandırdı. Daha sonra soru-cevap kısmına geçildi.

'POLİSİYE VE FANTASTİK: NEDEN ŞİMDİ?

Etkinliğin son oturumunda söz alan polisiye yazarı Suphi Varım “Polisiye ve Edebiyat: Neden Şimdi?” başlığıyla bir sunum gerçekleştirdi. Varım sunuşuna ele aldığı türlerin popüler birer tür olduğunu hatırlatarak başladı. Bu nedenle bu türlerin burjuva ideolojisiyle bağlantılı olduğuna dikkat çeken Varım, bu türlerin bazı özelliklerini ve alt türlerini sıralayarak devam etti.

Varım, ilk akla gelen özelliğin bu tür romanların basit ve anlaşılır okunurlukta olmaları ve toplumun tüm kesimlerine hitap etmeleri olduğunu söyledi. İkinci özelliğin “düşündürmek yerine düş kurdurmak” olduğunu tespit eden Varım, bu tür romanların çok kitlesel ve çeşitli satış ağlarına sahip olduklarını ve çok kolay erişilebilir olduklarını vurguladı.

NEOLİBERALİZMİN ZAFERİ VE YENİ POPÜLER EDEBİYAT

Suphi Varım, fantastik ve polisiye türünün hangi toplumsal bağlamda bir kırılma yaşadığına değindi. Neoliberalizmin “zaferinin” tartışmasız ilanının kabul gördüğü 90’lı yıllarda gerçekleşen bu kırılmanın kültürel ögelerini sıralayan konuşmacı, bu dönemde Kişisel Gelişim ve Olumlu Düşünce yapıtlarının yaygınlaştığını, spiritüalizmin canlandığını, bilgisayar oyunlarının ve FRP oyunlarının bir yaşam tarzı haline geldiğini, sosyal medyanın atomize ve pasif bireyler yarattığı, Postmodern düşüncenin hegemon hale geldiğini anımsattı.

Varım, polisiye romanın kara romanda cisimleşen toplumsallığın sona ermesiyle birlikte türsel özelliklerin de bir kırılma yaşadığını, yeni polisiyenin toplumsal içerikten kopuk, bireysel sorunlara ağırlık veren, akılcılıktan kopuk, grup içi çatışmaları öne çıkaran bir prototipe dönüştüğünü, toplumsal eleştiriyi kenara koyduğunu saptadı. Yeni polisiyede analitik düşüncenin yerini şiddet ve teknolojinin aldığını ve okurun daha pasif bir katılımcı haline getirildiğini, ürkütücü öğelerin daha ön plana çıkarıldığını, cinselliğin yoğunlaştığını, metafizik temaların yerleşiklik kazandığını, seri katillerin ve şeytani tarikatların ortaya çıkmaya başladığını kaydetti.

'FANTASTİK EDEBİYAT PASİFLEŞTİRİYOR'

Suphi Varım ikinci olarak Fantastik edebiyat türüne değindi. Varım, 50’li yılların fantastik yazınının 90’lı yıllarda popülerleştiğine ve birçok postmodern fantastik yapıtın yine 90’lı yıllarda üretildiğine dikkat çekti. Fantastik kurgunun içeriğine değinen Varım, türün genellikle gerçek dünya içerisinde gerçek dışı bir dünya olduğu temasına yaslandığına değindi. Kahramanın gerçek dünyadan düşsel dünyaya geçtiğinde bu dünyaya özgü tehlikelerle karşılaştığına, okurun da kahramanla birlikte bu dünyada yolculuk yaptığını ve çok kaba bir “aydınlık-karanlık” savaşımına tanık olduğunu aktardı. Varım böylece okurun gerçek ve tarihsel karşıtlık ve karmaşık savaşımlardan koparak sanal dünyadaki indirgenmiş bir “iyi-kötü” savaşına davet edilerek kendi kendisiyle savaşmaya zorlandığını belirtti. Suphi Varım, fantastik türünde kral, taht, kölelik, tebaa gibi insanlık tarihinin modern öncesi döneminden süzülüp gelen pek çok öge bulunduğuna dikkat çekerek antik çağ kökenli maceralarla sonuçta hikayelerin bir dinginliğe ulaştığını ve bu nedenle egemen ideolojiyle uyumlu olduğunu saptadı.

Konuşmacı, bu iki türün düzen açısında diğer elzem işlevinin çok yönlü metalaşmaya hizmet etmelerini örnek verdi.

Varım, yeni polisiye ve fantastik edebiyatının apolitik bir dünya sunduğunu, okuru bireysel ve içsel mücadele sarmalına soktuğunu, toplumsal olgulardan ve sorunlardan kopardığını ve pasifleştirdiğini, düşsel ve ideal bir modelle baş başa bırakılan okurun bu dünyaya kendisini kaptırmasının son derece kolay olduğunu belirtti.

Varım sunuşunun sonunda gelen soruları yanıtladı.

 

http://haber.sol.org.tr/kultur-sanat/curume-edebiyatinin-anatomisi-edebiyat-gunlerinde-ucuncu-gun-186905

Paylaş |                                         Yorum Yaz - Arşiv   158 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Hava Durumu
Anlık
Yarın
29° 32° 24°
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam434
Toplam Ziyaret373704