• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
Üyelik Girişi
Takvim

İbrahim Dizman

İbrahim Dizman
ibrahim.dizman@gmail.com
YAZMAK ÜZERİNE-1
26/09/2016

Yazmayı yaşam biçimi haline getirmiş  birçok kişinin yazmak üzerine aforizmaları, tumturaklı tanımlamaları vardır. Sanırsınız ki eline kalem alan herkes, yazmayı yeni baştan keşfediyor. Şöyle de diyebiliriz; ne kadar yazar varsa o kadar da yazma nedeni vardır! Bu yüzden belki, her yazar, yazma ile ilgili  özgün nedenini paylaşma gereği duyuyor.

Yazma ile ilgili tanımlar yazar sayısıncadır ama insanların neden yazdıkları  muhteliftir ve kişiye, yaşadıklarına, yaşayacaklarına göre değişir. Bizim gibi Doğulu  zihin evreninin  ağırlıklı olduğu toplumlarda yazı aslında uzak durulması gereken bir edimdir. Ne olur ne olmaz; sözcükler, tümceler, yazılar tehlikeli sulara açılmak gibidir. Hem başka işin yok mu kardeşim; git çalış, para kazan, kariyer yap; ne o öyle yaz dur. Ne olacak yazdığın, ne işe yarayacak, karın doyurur mu?.. Aslına bakarsanız çoğu kez doğrudur ve denene denene gerçekliği kanıtlanmış bir  karşı çıkıştır bu. Fakat, bir paradoksal tutumdan da söz etmek olanaklı: Anadolu küçük kent ve kasabalarında “kitap sahibi” olmak, sınırları belirsiz de olsa bir “statü” kazandırır insana. Vay be, yazmış! Abi adam oturup yazmış, sonra “kitap bastırmış”, helal olsun. Bunu pekiştiren ise, tumturaklı bir iki ithaf tümcesiyle eşe dosta kitap imzalamaktır; varsın olsun senin adını sanını bilen olmamış, akıp giden edebiyat ırmağına karışamamışsın; varsın olsun senin kitabın  yayın dünyası içinde dolaşıma girmemiş. Ne  gam! Yayınevi…editör…telif… Ne ola ki bunlar? Naif bir tutumun  sevimliliği içinde akıp gider yazma serüveni. Bir tür  avunma; yerel dünyayı küçülte küçülte kendini inandırma  ama kesinlikle mutlu olma hoşluğu içinde sürüp gider.

Yazmak, gerçekte, bütün tumturaklı tanımlamaların, naif hoşlukların dışında gerçek bir yaşama biçimi ve bir yoğun emek oysa. Üstelik zorlu, hiç bitmeyen uzun soluklu bir koşu. Bu yaşam biçiminin birkaç katmanı var. Bunlardan birincisi; yazma gereçlerine özen göstermek. Yani dile. Çünkü yazmak, dil denilen gereçle somutlaşan bir olgudur.

Dile  egemen olmak birincil sorunsaldır. Dil, bir yaban atı gibidir, ustalık kazanmamışsanız üzerinde duramazsınız. Çalakalem yazmak, edebiyat değil, onun tam karşıtıdır. Dil dağarcığı en başta, metinler üzerinden kazanılan sözcükler ve onların kavramsal çerçevesidir. Sonra tümce ile somutlaşan anlatım kıvraklığıdır. Kimse; ama hiç kimse on binlerce tümce ile karşı karşıya gelmeden; on binlerce tümce yazmadan o kıvraklığı kazanamıyor. Kim ki ben elime kalemi alır ve döktürürüm derse, o yazar değildir! Bir de şu yanılgıyı düzeltmekte yarar var: Bize ilkokuldan itibaren Türkçenin kısa, yalın anlatımdan yana bir dil olduğu anlatılır. Bu koca bir yalandır!  Tam tersi, Türkçe uzun, yoğun ve karmaşık anlatımın altından çıkabilecek erginlikte bir dildir. Ali topu at…Ayşe topu tut, gibi bir anlatım Türkçeye de saygısızlıktır. Fakültede birkaç hafta boyunca bıkıp usanmadan örneklerini gösterdiğim ve bıktırırcasına uygulama yaptırdığım biricik konu budur. Beş sözcüklük bir tümceyi, yargısını zedelemeden ama zenginleştirerek yirmi, yirmi beş, otuz, otuz beş… sözcüklü bir tümceye  çıkarma çalışması dil hamlığını kırmak, beceri kazanmak için de iyi bir deneydir. Öneririm.

Kim nasıl yazmış, farklı tümce yapıları nelerdir, anlamını bilmediğim sözcükler neler… Bunlar bir yazarın, yazar adayının kafasında dönüp duran ve hiç eksilmeyen sorulardır/olmalıdır. Yazar  masasının olmazsa olmazı, eskiyip sayfaları dağılmaya yüz tutmuş sözlük ve yazım kılavuzunu söylemeye bile gerek var mı bilmem! Tabii bu eskimişliğin anlamı belli!

Bunlar elbette ki dili “artistik” kullanmak, eksantrik  sözcükler sıralamak ve anlamı bulanıklaşmış, tuhaf  tümceler kurmak demek  değildir. Tersine, bütün yoğunluğu içinde dupduru bir anlam, çağrışımı zengin bir anlam oluşturmak gibi bir zorunluluk var.

Kişisel olarak, okuduğum her kitaba birkaç bakış açım var. Konumuzla bağlantılı birini paylaşmak isterim: Öncelikle daha ilk tümcelerden başlayarak dili nasıl kullandığına, doğru sözcükler seçip seçmediğine, sağlam tümceler kurup kurmadığına bakıyorum. Evet; yüzlerce sayfalık bir kitapta gözden kaçan dil hataları olabilir, buna kimsenin itirazı olmaz. Mükemmel dil kullanımı diye bir şey yoktur; ama  örneğin bir romanda “..bayan memure kaçıyordu…” gibi bir  cümle parçası görünce ve hele de devamında “iki bıyıklı erkek onu kovalıyordu”  sözcüklerini art arda görünce duraksarım. Dilden kaynaklanan bu tuhaflıklar devam ediyorsa,  okumam, bırakırım.

Nazım Hikmet “Bir köylü toprağını ve öküzünü, bir marangoz tahtasını ve rendesini nasıl severse ben de Türk dilini öyle seviyorum” der. İnsan, anadilinin tarihsel serüvenini, bugününü, yaşam içindeki kökleşmesini bilmeden ve dilini sevmeden nasıl yazabilir?



Paylaş | | Yorum Yaz
524 kez okundu. Yazarlar

Yazarın diğer yazıları

PRİAPOS’UN KENTİ BİGA* - 19/07/2016

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın
Hava Durumu
Anlık
Yarın
14° 23° 13°
Ziyaret Bilgileri
Aktif Ziyaretçi1
Bugün Toplam86
Toplam Ziyaret454065